Web
Analytics

Pasif İyiden Aktif Kötüye Ya Da Aktif İyiye Yolculuk Nasıl Olur?

Pasif İyiden Aktif Kötüye Ya Da Aktif İyiye Yolculuk Nasıl Olur?
TURGUT ÇİFTÇİ

İnsan, niyetiyle hayata katılan bir varlıktır. Onun niyetini iradesi, iradesini ise bilinçli ve kararlı seçimleri belirler.
NİYETLERİMİZ
Niyetleri genelde üç sınıfta değerlendirebiliriz. İyiniyet /safniyet, bozuk niyet ve artniyet (kötü niyet)…
Saf niyet, bildiklerini veya yaşadıklarını dikkate almayarak insanların sürekli olarak iyiliğini, onların huzur ve mutluluğunu isteme halidir. Safniyetli insanlar, henüz yetişkin veya hayat hakkında fazla tecrübesi olmayan, tekdüze hayat yaşamış veya fazla sorunlar ve sıkıntılarla yüzyüze gelmemiş kişiler olabilir, yoksa çeşitli yaşam biçimleri görmüş, yaşamış, eğitim ve iş kurumlarında zorlu koşullardan geçmiş yetişkin insanlar için safniyeti kullanmak doğru olmasa gerek. İnsanlar, farklı farklı tutum ve davranış içinde olduklarından dolayı saf niyetliler, sık sık büyük hayal kırıklıkları yaşarlar. Çünkü yaşadığımız dünyada çeşit çeşit insan vardır; iyi, dürüst ve sorumlu davranan insanlar olduğu gibi bozgunculuk, ayrımcılık ve haksızlık yapanlar, haklarımızı gasp edenler, iftira atanlar ve zulmedenler…

Şunu biliyoruz ki suçlular ve kötülük yapanlar, örneğin, cana kıyanlar, yetim hakkı yiyenler, insanların ocaklarını söndürenler, trafik kazası yapanlar, ailesine şiddet uygulayanlar, verdikleri zararın bedelini ödemezse, daha büyük kötülük yapmaktadırlar. Bunun sonucu suçsuz ve masum insanlar ciddi zarar görmektedir.

O yüzden, iyiniyetli olmayı, saf niyetli olmaktan ayırmak gerekir. İyiniyetli olmak, bildiklerini veya yaşadıklarını göz ardı etmeden insanların iyiliğini, onların huzur ve mutluluğunu isteme halidir. İyiniyet ve doğru amaç üzere olan insanlar, sorumsuzluğu ve kötülüğü yaşam biçimine dönüştüren insanların kolay kolay kurbanı olmazlar. Çünkü iyiniyet, insanı akılsız ve ahmak yapmaz. İyiniyet sahibi insanlar, iyi insanlardan doğru ve iyi davranışların, kötü insanlardan da yanlış ve kötü davranışların olma ihtimalini göz ardı etmezler.

Niyetlerin ikincisi, bozuk niyet idi. Bozuk niyetli insanlar, esasında insanların kötülüğü istemezler. Çünkü onlar, kendi menfaatleriyle ilgilidirler. Yalnızca kendi çıkarlarına odaklandıkları, başkalarını düşünmeleri ve empati kurmaları oldukça zayıf olduğu için çevrelerinde yaşanan olumsuzluklardan gerçek anlamda rahatsızlık duymaz, iyiliği yaygınlaştırma konusunda aktif bir çaba içine girmezler. Salt kendi menfaatine odaklanan bir insan, çevresinde olup bitenleri görmez, duymaz, anlamaz. İnsanların çoğu, ne yazık ki bu grupta yer almaktadır. Bunları, ‘pasif iyiler’ diye niteleyeceğiz. İyi denmesinin nedeni normal koşullarda kimseye zarar verme gibi bir hedeflerinin olmamasındandır.

Sonuncusu artniyettir. Artniyetli insanlar, herkesin değil, ama rahatsız oldukları herkesin kötülüğünü isterler. Bu insanların başarısız olmasından, zarar görmesinden ve üzülmesinden görünürde rahatsız, ama içten içe memnuniyet duyarlar. Bu durumu, yakın dostlarıyla olan iletişimlerinde gözlemlemek mümkündür.

Niyetler insanları ister istemez belli kategorilerin içine sokar. Bunlar, pek çok çevrede yaygınlaşan şu kavramlarla anlatılır; aktif iyi, pasif iyi ve aktif kötü…

Bu, yapay bir sınıflandırma değildir. Hepimiz biliyoruz ki benzer tutum ve davranışları sergileyenler, doğal olarak birbirlerinin dostu, destekçisi ve takipçisi olurlar.

İyilikler, kötülükler, sorumlu ve sorumsuz davranışlar, toplumda kendiliğinden yaygınlaşmaz. Her bir davranışı teşvik eden ve cesaretlendiren nedenler ve kişiler vardır. Örneğin hastanede doğum yapan bir anne, ilk saatlerde ve günlerde çocuğunu kolayca emziremez. Sağlık görevlileri, çocuğun anne sütünü alması konusunda çeşitli önerilerde bulunabilir, hatta bunu telkin bile edebilirler. Kimileri de, “Birkaç kez deneyin olmuyorsa, mama verin” diyebilir. Çocuğun anne sütü alması, hayati bir öneme sahiptir. Anne sütü alan çocuk, bir ömür boyu, bunun avantajıyla yaşar, bağışıklık sistemi güçlü olur, kolayca hastalanmaz, eğitimi kolay olur, çalışma hayatında daha başarılı olur, sağlık sorunlarının daha az olması insan ilişkilerine de yansır. Ama annenin emzirme konusunda çabuk pes edip emzirmekten vazgeçmesi, kolay olanı tercih etmesi, mama firmalarını sevindirir ve çocuk eğitimini de olumsuz yönde etkiler.

Yine daha çok fabrikasyon ürünlerle beslenen bir çocuk, doğal ürünlerle beslenen çocuğa göre, daha fazla sağlık sorunları yaşar, beslenme biçimi onun davranışlarını da etkiler.

Şunu düşünün: Bir ortamda bir yanlış görüyorsunuz. Bu yanlış; bozgunculuk, ayrımcılık, haksızlık, yolsuzluk, iftira veya zararlı bir tutum ve davranış olabilir.

Bir yakınınızın çocuğu sık sık yanlış besleniyor. Çocuk bu durumdan gelecekte ciddi anlamda olumsuz etkilenecek diye düşünüyorsunuz. Olaya müdahil olmak istiyorsunuz. Çünkü siz ilerisini düşünüyorsunuz. Örneği biraz daha geliştirelim:

AKTİF KÖTÜLER

Bir ortamda birilerine iftira atılıyor, konu, bundan etkilenmeyenler tarafından gülünüp geçiliyor. Bir kişinin diğeriyle arasının açılmasına yol açacak sözler söyleniyor, bundan zarar görmeyenler, bu duruma gülüp geçiyorlar. Böylesi konular, yenilir yutulur hale getirilmeye çalışılarak, eğlenceyle karıştırılarak sunulduğu için hak ve adalet kaygısı taşımadan her türlü zulüm ve kötülük, en cazibeli paketlerde servis ediliyor.

Tüm bu ve benzeri sorunlar ve sıkıntılar yaşanırken üç grup göze çarpıyor. Aktif iyiler, aktif kötüler ve pasif iyiler…

Biraz dikkat edilirse görülür ki bozgunculuk, ayrımcılık, iftira, yalan, haksızlık gibi kötülükleri, genellikle aynı kişiler servis ediyor. Gittikleri her ortamda bozgunculuğu, ayrımcılığı ve kötülüğü yaymayı; zarar vermeyi, üzmeyi ve bozmayı amaç edinenler… Bu kişiler, yaygın kullanımda aktif kötüler olarak tanımlanıyor. Aktif kötüler, esasında korkularının, hırs ve ihtiraslarının kurbanı oluyorlar. Kimseye güvenmedikleri için korkularını konuşmuyor, paylaşmıyor ve çözüm aramıyorlar. Çünkü korkularının ahlaki bir temeli bulunmuyor. Öylesine yüksek egoları var ki duyacakları en küçük bir olumsuzluk hissi, onları korkutuyor ve deliye çeviriyor. Onlar, kendilerince bulundukları her ortamda en akıllı ve en bilgili kişilerdir. Bu yüzden herkes onlara tabi olmalıdır. Hayatlarında tevazu ya hiç yoktur, ya da göstermeliktir. Bilgisizliklerinin, çaresizliklerinin, zaaflarının ortaya çıkması, en büyük korkularıdır. Kendilerine dostluk edenlerin yanında güçlü ve üstün görünmeyi, kendilerine düşmanlık edenlerin yanında ezik durmayı kanıksamışlardır adeta. Bunun sonucu, onları yalnızca kendilerine olumsuz his verilmesi değil, aynı zamanda üstün, hatta en üstün görülmemeleri veya birilerine değer verilmesi de onları korkutur ve çok fena rahatsız eder, zamanla öfkelendirir.

Bu korkular, onları kimseden beklenmeyen saçma sapan davranışlara, hezeyan yüklü zırvalamalara sürükler. Öfkelerine yenik düştükleri zaman sonuçlarını düşünmeden insanı şok edici ve kendilerini bitirici söz ve davranışları sergilemekten çekinmezler. Sonuçta çok kötü konuma düşeceklerini bilseler bile, gözlerini kapatır, ortalama hiçbir insanın yapmayacağı kendilerini ahlaken bitirici altın vuruşu yaparlar. Çünkü adeta bir uyuşturucu bağımlısı gibi davranırlar. Sonra da muhataplarını suçlarlar, zaten her yaptıklarının bir nedeni ve bahanesi vardır.

Aşırı pohpohlanan, hayat boyu övgülerle beslenen kişilik, yahut çevresinden yalnızca bu yüceltmelere kulak veren, diğer uyarıları görmezden gelen ve aslandan kaçan zebralar gibi ha bire uyarılardan kaçan kişi, sorunlardan ve sıkıntılardan, acılardan ve ekşilerden nefret eder. Oysa hayat, tüm mevsimleriyle, acısıyla tatlısıyla hayattır. Hayat, mutluluk ve üzüntü verici, hoş ve nahoş yönleriyle hayattır. Bunlar, hayatın gerçekleridir. İstemesek de hasta oluruz, istemesek de zorluklarla yüz yüze gelir, bir şeyleri kazanır, bir şeyleri kaybederiz. Zorluklarla, sıkıntılarla, sorunlarla, acılarla baş edemeyen ve bunlardan kurtuluşun onlardan kaçarak gerçekleşeceğini sanan insan, sürekli tatlı şeylerle beslenen insana benzer.

Sahiden de böyle kişilerin çevreleri, kendilerini eğlendirecek kişilerden; besinleri, ağırlıklı olarak tatlılardan oluşuyor. Böyle bir insan hayatın bir gerçeği olarak sorunlarla ve sıkıntılarla karşılaşınca diyabette görülen sorunlarla karşı karşıya kalır; vücutlarında kasılmalar meydana gelir, doz arttıkça adeta şeker komasına girer gibi komaya girerler.

Diyabet yani şeker hastalığında, vücudun yeterli, doğal insülin salgılayamamasından dolayı seviyesi düşürülemeyen kandaki şeker, hücrelere ve organlara zarar vermeye başlar. Aşırı yorgunluk, görme bozukluğu, dolaşım hastalıkları, kalp ve böbrek yetmezliği, sinir hastalıkları, felç, iyileşmeyen yaralar ve komaya kadar ciddi kronik hastalıklar insan organizmasını etkiler.
Art niyetli insanların da beklentileri karşılanmadığı her ortam ve durumda kendi kendini yiyip bitiren halleri, şeker komasında zarar gören, tahrip olan vücut organlarının durumuna benziyor sanki…

Hayatın gerçeği olan basit sorunlarda bile böylesine derinden etkilenen kişilik, eline fırsat ve güç geçince, kötü niyetini devreye sokma konusunda kaide kural, had hudut tanımaz. Eğer birkaç yerden alkış ve destek de aldıysa güç sarhoşu olur ve neye mal olursa olsun, her yola başvurabilir. Bunu hayatı boyunca defalarca yaptığı için sık sık güven krizi yaşar, insan ilişkileri çok büyük yara alır. İlke ve değer merkezli denetim mekanizması çalışmayan sosyal topluluklarda ve dini gruplarda bu tip vakalar sık sık göze çarpar.

PASİF İYİLER

Bozgunculuğun, ayrımcılığın, iftiranın, yalanın veya haksızlığın servis edildiği sosyal ortamlarda orada bulunanlardan pek çoğu, bu gidişattan rahatsız olur; kimisi içinden, kimisi fısıldayarak, kimisi yanındakiyle konuşarak, kimisi kendi kendine söylenerek, hatta kimisi doğrudan itiraz ederek fikrini dile getir ve bu rahatsızlığı yaşar. Ancak aktif kötüler, planlı ve bilenmiş olduklarından dolayı bu rahatsızlığı geçiştirmeyi ve kapatmayı iyi bilirler. Rahatsız olan pasif iyi kişilerin, bu planı bozacak, püskürtecek ve çürütecek ciddi girişimleri olmaz. İtirazlarına verilen cevaba, verilecek ikinci cevapları da olmaz. Bunun sonucu, ne yaşanırsa yaşansın, çok geçmeden hepsi, sessiz ve tepkisiz kalır. Aktif kötüler, bu sessiz ve tepkisizlikten de cesaret alarak her defasında bozucu davranışların frekansını ve şiddetini daha da artırırlar.

İçlerinden rahatsız oldukları halde, sırf direkt kendilerini etkilemediği için tepkilerini açık-net ve gür biçimde dile getirmezler, bir süre sonra benzer şeyler kendilerine de yapılsa, tepkileri cılız olur. İşte bunlara biz ‘pasif iyiler’ diyoruz. Pasif iyilerin temel özelliği, kendi çıkarları dışında hiçbir olumsuzluğa ve kötülüğe ve bunları yapan hiç kimseye karşı açık-net bir tavırlarının ve duruşlarının olmamasıdır. Pasif iyiler, tavırlarının ve duruşlarının bozuk olmasından dolayı bozuk niyetlidirler. Onlar, kendi menfaatlerine dokunmadıkça çok da ses çıkarmayan insanlardır.

Pasif iyiler, kendilerinin çok akıllı ve çok uyanık olduklarını sanırlar. Aktif kötüler gibi kötü niyetli ve hin olmadıklarını, aktif iyiler gibi başlarını belaya sokmadıklarını, göze batmadıklarını, dengeli ve terbiyeli davrandıklarını, herkesi idare ettiklerini, herkesle iyi geçindiklerini, fincancının katırlarını ürkütmediklerini (kötü niyetli kişileri ürkütecek hareketlerde bulunmadıklarını) düşünür, kendi güvenlikleri için risk almaktan kaçınırlar. Ama haksızlıklara eğilim gösterenler bilmezler ki, o haksızlık ve zulüm ateşi, onların da canını bir gün çok fena yakar.

AKTİF İYİLER

İşte bir gün, biri çıkar, günlerce, aylarca devam eden bu gidişe itiraz eder, isyan eder. Ona verilen cevaplar, onu ikna etmez, bütün bahaneleri, bütün savunma mekanizmalarını geçersiz kılar. İddiaların ve yapılanların saçmalığını, hezeyanların boyutunu ve sıklığını tek tek ortaya döker. Çünkü o, hak ve hukuktan, hak ve adaletten, hakikat ve merhametten yanadır. Gücünü haktan alır. Onun izlediği ve zamana ve zemine göre çiğnemediği ve çiğnemeyeceği değerleri vardır. O değerler herkese lazımdır. Kendi haklarından daha fazla başkalarının hakları için mücadele eden bu insanlara ‘aktif iyi (Kuran’da bildirilen salih amelleri yapan)” diyoruz. Aktif iyi insanlar, bulunduğu ortamlarda iyiliği yaygınlaştırmak için gerekirse risk alarak çaba harcayan insanlardır. Onlar, kendilerinin hiçbir menfaati olmayan konularda bile, yakın-uzak, zengin-fakir, güçlü-zayıf ayrımı yapmadan şahitliklerini hakkaniyeti gözeterek yapar, suçlanmayı ve kötülenmeyi göze alırlar. Bunun sonucu onlar, yalnızca aktif kötülerle değil, pasif iyilerle de mücadele etmek zorunda kalırlar.

Kötülüğün ayyuka çıktığı ortamlarda kötülükle mücadele edenler, bu mücadeleye başladıklarında ilginç tablolarla karşılaşırlar. Çoğunluk sadece izler. Kimisi, “Şurda haklısın. Ama şurda haksızsın. Yüzünü çok ekşittin. Sesini yükselttin. Şu kelimeyi kullandın. Şöyle baktın, bakmadın. Şöyle dedin, demedin. Ya sana ne oldu? Sen böyle değildin? Senin derdin ne? Neyin peşindesin? Tamam, söyledin, anladık. Niye bu kadar üsteliyorsun?” gibi türlü türlü laf ederler. Mesajda bir sorun bulamayınca, üsluba takılır, mesajın üzerini örtmekten çekinmezler.

Bir de aktif iyi ile aktif kötü arasında orta yolu bulmaya, iki tarafı idare etmeye çalışanlar vardır. Bir de idare etmeye çalışanlarla aktif iyi arasında arabuluculuğa soyunanlar… Bu arada aktif kötüler, gerekli yemi atmış, olup bitenleri ve insan avını kenardan izlemektedir. O, böylece amacına erişmiştir.

Bir süre sonra aklı başında olan pek çok kişi fark eder ki sorun, aktif kötüler değildir. Sorun, pasif iyilerdir. İyiymiş gibi görünenlerdir. Pasif iyiler, aktif kötülerin egolarının tatmininin muhafızlığını yaparken kendi eğlencelerine çomak sokulacağı endişesiyle bunu yapmaktadırlar. Onlar da öyle yaşamın özlemini duymakta, ama cesaretleri ve risk alma özgüvenleri olmadığı için bunu açığa vuramamaktadırlar.

Pasif iyilerin çoğu, aktif kötülerin gizli hayranıdırlar. Çünkü benzer ego, onlarda da vardır. Onlar da başkasına zarar vermekten keyif almasalar da aynı yaşamı arzulamaktadırlar.

İYİ VE KÖTÜ DUYGULAR

Bu bağlamda şu gerçeği görmek gerekiyor. Niyetin dışında insan davranışlarının frekansı ve şiddeti, bazı duyguların yoğunluğuyla ilgilidir. Dürüstlük ve doğruluk, tevazu ve doğallık, adalet ve fedakârlık, ölçülü olmak ve cesaret, umut ve sevgi, bizi aktif iyi olmaya; kibir ve riyakârlık, kıskançlık ve bencillik bizi aktif kötü veya pasif iyi olmaya yönlendirir.

Kendini beğenmişlik (kibir), gösterişçilik (riyakârlık) ve kıskançlık (haset), kişideki bencilliğin boyutunu gösteren birbirine paralel duygu bozukluklarıdır. Bunlar aynı zamanda ciddiyet ve samimiyet göstergeleridir. Genel olarak bir insan ne oranda kibirli ise, o oranda gösteriş düşkünü ve benzer oranda kıskançtır. Örneğin, bir insan, aşırı kıskanç ise, o aynı zamanda aşırı kibirli ve aşırı gösterişe düşkündür. Bu minvalde aşırı gösteriş düşkünü bir insan da, aynı zamanda aşırı bencil olup samimiyet testindeki göstergesi de oldukça düşüktür.

İşte aktif kötülerdeki duygu bozuklukları, örneğin kibrin, riyakârlığın, kıskançlığın ve bencilliğin şiddeti ve boyutu çok yükseklerde olduğu için o bunları gizlemek istese de başaramaz, artniyetiyle, korkusuyla ve öfkesiyle bunu farkına varmadan sık sık açığa vurur.

Pasif iyilerdeki duygu bozuklukları da artniyetsiz olsa da, aktif kötülerden çok farklı değildir. Kibir, riyakârlık, kıskançlık ve bencillik çok derinlerde gizlidir. Bunların farkı, aktif iyilere de, aktif kötülere de yaklaşmalarının mümkün olduğudur. Her ikisine yaklaşmak, bilinç, mücadele, azim, cesaret ve inanç gerektirir. Erdem mücadelesinin içine girmedikçe, onlar, hayat boyu aktif kötülere örtülü destek verir, aktif iyilere ise destek veriyor görüntüsü verirler. Çünkü arada bocalar ve iki tarafı da memnun etmeye çalışırlar. Ama adeta yanlış yapanların sözcülüğünü yapar, onlar adına onların bile aklına gelmeyen bahaneler üretmekten çekinmezler. Oysa sorumlu davranmama konusunda getirilen her bahane dolaylı yalanlardır.

Dünyada yaşanan bozukluklarının en önemli nedenlerinden biri, pasif iyilerdir. Pasif iyilerden candan dost olmaz, belki yandan dost olur. Onların zikirleri ve fikirleri, kendi menfaatleri olduğu için onların dünyasında ve gündeminde ne ahlaki erdemler, ne de aktif iyiler yer alır. Sorarsanız konuşur, ışığı yakarsanız yürürler, kendi ışıkları yoktur. Çoğunlukla coşkusuz, ruhsuz, duygusuz ve heyecansızdırlar. Gittikleri yere ışık, adalet, merhamet, kurtuluş ve çözüm götürmezler, götüremezler. Çünkü böyle bir dava ve iddiaları yoktur. Olmadığı için değerler uğruna mücadele ettikleri sayı, oldukça sınırlıdır. En büyük mücadeleleri, kendi çıkarları içindir.

En büyük korkuları, sorunların ve sıkıntıların su yüzüne çıkması ve konuşulmasıdır. Konuştukları konular, hayatın gerçekleri değildir. O yüzden, yapay ortamlarda yapay davranışlarla ve gülücüklerle hayat sürerler. En iyi yaptıkları iş, gerçekleri örtmek, üç maymunu oynamak, var olan düzeni koruyup muhafaza etmek, sorunları ve sıkıntıları örtbas etmektir. Bunun sonucu, aralarında sıcak bir ilişki, güvene dayalı dostluk göze çarpmaz. Kalpleri ve yürekleri, kısaca duyguları sağlıklı çalışmaz; yüzlerinde, gözlerinde ve sözlerinde sahici değil, korku hali hâkimdir. Gizledikleri, örtbas ettikleri şeylerin açığa çıkacağı korkusu, onlara kaçamak hayat yaşatır. Çünkü bulundukları ortamlarda pek çok şeye şahit oldukları halde sorumlu davranmamışlar, kötülüklere ve haksızlıklara göz yummuşlardır. Sık sık işleri savsaklama ve erteleme sorunlarını başka davranışlarla örtme gayretine girerler.

Hiçbir işe dört elle sarılmazlar; hep bir ucundan tutar; işin kolayına kaçarlar. Birilerinin sırtından geçinmeye alışmışlardır, sıkışırlarsa, risk görürlerse, zorluk çıkarsa, kaçmayı kafalarına koymuşlardır. Bunun sonucu, kimseyle sıkı dost ol(a)mazlar, kimseyi sıkı sev(e)mezler, içgüdülerini ve iç dürtülerini tatmin etmeyi sevgi sanırlar. Oysa sevgi ve dostluk, değerlere dayalı ise gerçektir, yoksa içgüdüsel ve semboliktir.

Hayallere ve hislere çok önem verdiklerini söylerler; oysa tam bir hayal ve his fukarasıdırlar. Eksikliklerinin, yetersizliklerinin ve yanlışlarının ortaya çıkma ihtimali, onları iş yapmaktan, faydalı şeyleri konuşmaktan ve bir şeyler üretmekten alıkoyar. Bastırılmış bu kibir görüntüsünün açığa çıkma ihtimali, onları çok fena rahatsız eder. Söyleyecekleri ve konuşacakları anlamlı bir şey yoktur. Çünkü kendi kafalarını basit kişisel çıkarların ötesindeki şeylerle yormazlar. Bunların açığa çıkması da onları basit ve gülünç duruma düşürür. Düşünmedikleri için konuşmaz, düşünmedikleri için sormaz, düşünmedikleri için kendilerini vermez, düşünmedikleri için başkasının sorunlarıyla ilgilenmez ve çözüm üretmezler.

KİBİR VE GÖSTERİŞ

Kibrin göstergelerinden biri de soru sormamaktır; kişinin iletişim halinde iken belirli bir konuda donanımlı olduğunu gördüğü birine soru sormaktan kaçınması, genellikle ilgisizlik veya kibir kaynaklıdır. Hâlbuki soru sormak bir ihtiyaç, mütevazılık ve özgüven göstergesidir. Kişinin, bilmediğini, eksikliğini veya yetersizliğini de itiraf etmesi/ edebilmesidir. Bu, son derece doğal bir durumdur. Çünkü insan, kendi başına yetersizdir. Kibirli olmayan herkes soru sorar. Sorunun önemi, kişinin ciddiyetini ortaya koyar. Sorunun cevabını takip ise, samimiyeti gösterir. Öylesine sorulmuş bir soru, cevaptaki başka soruları göremeyiş, işin göstermelik olduğu izlenimini verir. Hiç soru sormayan kişi, bildiği ve yeterli olduğu iddiasındadır, zaaflarının, bilmediğinin ortaya çıkmasından korkar. Evet, hiç soru sormayan kişi kibirlidir.

Aktif kötü gibi pasif iyi de kibirlidir. Birinin kibri bayrak gibi direklerde ve meydanlarda görülür, diğerinin ki ise diplerde saklıdır. Kibir kişiyi bilgisiz kılar. Bilgisizlik değersizliği, değersizlik ahlaksızlığı getirir. Bu nedenle kibirli insanlardaki bilgi yüzeysel, onların işleri göstermelik, çapları geniş, ama derinlikleri sığ, kişilikleri çiğ, karakterleri tekdüzedir.

Aktif iyi olmak için bilgiye değer vermek gerekir. Bilgiye değer vermek için insana ve konuya değer vermeliyiz. Salt ortama değer verip kişiye, konuya ve bilgiye değer vermeyenler, bilginin amacından ve değerinden yoksun kalırlar. İnsanlara ışık, kurtuluş ve çözüm getiremezler. İnsanlarla dostça ilişki kuramazlar. Salt ezber kalıplarla yaşayan insanlar lafazan olurlar. Bilmişlik modunda yaşar ve ilgili-ilgisiz her şeye laf yetiştirirler. Sıfırdan alıp bir bitkiyi, bir işi, bir insanı inşa edemezler. Burda üç cümle, orda beş cümle söylemeyi iş yapmak sanırlar. Halbuki ilahi adalete inananlar, işin sonunu, yarını ve geleceği düşünenler, uzun vadeli emek vermeyi göze alır, tohum eker, düzenli bakımını yapar, herkesin gölgesinde barış içinde oturabilecekleri ağaçlar yetiştirirler.

İnsana değer vermeyen bilgiye değer vermez. Bilgiye değer vermeyen, güçlü kişilikli ve sağlam karakterli insan olmaz. Güçlü kişilik ve sağlam karakter olmadan ‘aktif iyi’ olamayız.

Kibirli ve gösterişçi insanlar, güzel ve doğru işleri takdir etmeyi bilmezler. Hak ve adalet mücadelesine, bu konudaki çalışmalara ve bunun emektarlarına değer vermezler. Ama ne ilginçtir ki bunlarla ilgisi olmayan kişilere ve onların çalışmalarına göstermelik de olsa iltifat etmek ve takdir etmekten geri durmazlar. Oysa hakikati, hak ve adaleti, iyiliği ve güzelliği takdir etmesini bilen insanlar öğrenmeye açıktır.

Kibirli ve gösterişçi insanlar, değer bilmezler. Şükür duyguları zayıftır. Onlara ne tür iyilik yapılırsa yapılsın, bunun kadrini kıymetini bilmezler. Bazı iyilikler vardır, etkisi günlerce, haftalarca; bazıları yıllarca; bazıları bir ömür boyu sürer. Oysa onlardaki etkisi, anlıktır. Bu ise, yine insana ve konuya değer vermediklerinden kaynaklanmaktadır.

Kibirli ve gösterişçi insanlar, muhataplarını küçümserler. Onların insanları değerlendirmesi, kendi klasmanının altında mı, üstünde mi gibi bakış açısıyla son derece dar, sığ ve bayağıdır. Klasmanın ölçüsü; güç, fizik, bilgi, zenginlik, görüntü gibi ahlaki olmaktan uzak bir değerlendirmedir. Dürüstlük, adalet, iyilik, yardımlaşma, merhamet, fedakârlık gibi konularda bir derecelendirme değildir.

Kibirli ve gösterişçi insanlar, yaşadıklarıyla yaptıklarını ilişkilendiremezler. İnsan olumlu ve olumsuz pek çok şey yaşar. Yaşadıkları, yaptıklarının bir sonucudur. (Bkz. 42Şura/30) Kibirli ve gösterişçi tipleme, yaşadığı olumlu ve güzel şeyleri kendi yaptıklarına, başına gelen belaları, yaşadığı olumsuz ve kötü şeyleri başkalarına, kadere, şanssızlığa, nazara, büyüye veya uğursuzluğa bağlar. Böylelikle kendi hata yapma ihtimalini göz ardı eder ve kibrini açığa vurur.

Kibir ve gösterişi potansiyel olarak taşıyarak ara ara hissettiren pasif iyi ile bunları yoğun biçimde yaşayan aktif kötünün değişimi, öncelikle bunlardan vazgeçmekle mümkün olur. Aktif iyi olmak için öncelikle bunlardan bütünüyle sıyrılmaya mecburuz.

Aktif iyi olmaz isek, elimizdeki fırsatlar, imkânlar ve değerler, ağır ağır elimizden çıkar, o gün istesek de, Allah’ın sunduğu ve sağladığı bu imkânları geri döndüremeyiz. O gün, buna engel olabilecek, ne bir dost, ne bir yardımcı, ne de bir gücümüz olur.

“Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş uçuruma yuvarlayacağız.” (7A’raf/182)

SONUÇ

Pasif iyi, kısa vadede kimseye ne faydası, ne de zararı olan kişidir. Aktif kötü, kısa vadede de, uzun vadede de yakın ilişkiye girdiği kişileri bozması ve zarar vermesi her an muhtemeldir. Aktif iyi ise, nerede, ne zaman ve kim olursa olsun, faydalı olan insandır. Olmuyorsa, olamıyorsa böyle bir kişi, en azından olmadığı o süreçte zaten aktif iyi değildir.

Tüm bu nitelemelerin hiçbiri, hiç kimseye sonsuza kadar yapışık değildir. Herkes, sorumlu davranıp davranmamasına göre bu nitelikleri kazanabilir ve kaybedebilir. Bunlar, şans ve tesadüf eseri oluşan nitelemeler de değildir. Bunlar, bütünüyle kişinin kendi seçimleridir; hem öyle birkaç kez yapılan bir tercih değil, binlerce ve milyonlarca kez… Böyle olduğu içindir ki yıllar içinde farklı bir kişilik ve farklı bir karakter oluşmuştur.

Bu kabaca anlatılan üç grup arasında, elbette onlarca ve yüzlerce gri ton vardır. Ama bu farklı tonlar, ya olumlu veya olumsuz tarafa yakın bir seyir izlerler.

Çözüm gayet basittir. Önce iyiniyetli olmalıyız. Bunun için isteklerimiz, seçimlerimiz doğru olmalı. Bilgiye, insana ve hayati konulara gerçekten değer vermeliyiz. Sahte tevazuların arkasına sığınarak, “Benim niyetim iyiydi, aslında iyilik düşünmüştüm, kimseyi rahatsız etmek istememiştim, düzeltmek istemiştim, kendi başıma başarmayı ummuştum” gibi bahanelerin bizi geliştirmeyeceğini bilmeliyiz. Yalnızca doğruyu söylemeli, yalanın her türünden kaçınmalıyız. Tüm bunlardan sonra, hakikati ve doğruları ilk kez biz ortaya atmadığımıza göre, ne olursa olsun, kim olursa olsun, temel haklardan ve ahlaki erdemlerden asla ödün vermemeliyiz. Bu ödünsüzlük, bize sağlam bir duruş ve sağlıklı bir tavır kazandırmalı. Elbette kimisinin bu noktaya gelmesi, çok daha fazla uğraş, kimisinin daha az uğraş gerektirebilir, ama hepimizin kurtuluşunun buradan geçtiğini bilmeliyiz.

Dürüst olmadan hiçbir olumlu değişim mümkün değildir. Dürüstlüğün tanımı 4Nisa/135, 5Maide/8 ve 49Hucurat/15’de verilmiştir:

DÜRÜSTLÜK; ırk, renk, etnik, cinsiyet ve grup ayrımı yapmadan, duygusal davranmadan, kuşkuya kapılmadan, var gücüyle mücadele ederek ve yaptığı hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağına inanarak, daima hakkın ve haklının yanında, haksızın ve haksızlığın karşısında yer almak, duruşu sağlam ve tavrı net olmaktır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Okullar Okullar